Türkülerimizin Hikayeleri

Türkülerimizin Hikayeleri

Türkülerimizin Hikayeleri
Bu haber 05 Kas 2011 Cts 16:00 tarihinde eklendi.
mm
Paylaş:

KARA CAMIŞLARI VURDUM BAYIRA

Derler ki iki camış öylesine vurur ki birbirine aralarına bir tonluk kaya parçası koysanız, kül ufak olur, dağılır.
Camışlar her zaman sahiplerinin isteğiyle dövüşmezler. Gün olur, bir ağızlık yiyecek; gün olur bir yatımlık su birikintisi, ya da dişi bir camış, boynuz boynuza getirir iki erkek camışı. Türkümüze öykü olan olay da böyle olmuş.Siz deyin Ahmet, biz diyelim Mehmet. Adı önemli değil. İşi çobanlık. Sabahın erinde köy meydanına getirilen sığırları toparlar, katar önüne. İnek , öküz, camış. Ne sürerse köylü alana, alır götürür meraya. Dağ, bayır, ova, çayır dolaştırır durur.
Öğle olup, kızgın güneş tepeden vurunca, katar önüne suya indirir sığırları. En son kara camışlar girer suya. Ağır hayvanlardır camışlar. Olur olmaz koşmazlar. Bir de koşarlarsa, ardından at salsa insan kavuşamaz. Neyse, dememiz o değil; en son suya girerler camışlar ya, suyun en derin yerini seçip yatarlar içine. Çobanın su kenarına gelip de “deh” lemesini duyana kadar uzanırlar suda, Ne zaman ki çoban, su kıyısıa gelip ıslığını çalmaya başlar, ağır ağır yekinirler yattıkları sudan. Yekinirler ki, camış demeye bin tanık gerek. Birer kuzu gibidirler ; çobanın önünde. Çobanın isteği onlar için buyruktur. “De ha! Yürüyün!” Yürürler. “Yaylıma geçin!” geçerler. İri, kalın dudaklarını sürüyüp, geçerler çayırları. Sözün özü, çobanla camışlar arasında hiç bozulmayan bir anlaşma vardır sanki.

Çoban derseniz, dal gibi. Yakışıklı bir genç. Kimi kimsesi de yok çobanın. Biriktirdiği üçbeş kuruşla, bir göz ev yapmış köyün dışında. Ha! Bir de nişanlısı, var çobanın. Köylü bir olup dengince birine nişanlamış. Boyu boyunca, huyu huyunca nişanlısının. Bir de düğünü yapıp, muratlarına erseler; çok bir dileği yok çobanın. Üç günlük ömürde daha ne gerek. Gerisi kendiliğinden olur. Çoluk çocuğa karışırlar zamanla. Kimbilir belki bir çift camışları olur zamanla. Sütünü peynirini satarlar. Daha bir rahat olurlar. Camışlar birken iki olur; iki iken üç. Neden olmasın, herkesin nasıl oluyor.Sürüyü önüne katıp, dağ, bayır dolaşırken bunları düşler çoban. Düğün de gelip dayanmıştır zaten. Bir elbise kestirmek gerek. Ele güne karşı ayıp olur yoksa. Hiç yeni elbisesi olmamıştır zaten. Şöyle lacivert bir takım! Kumaş olması şart değil. Siyah da olsa olur. Yeter ki yeni olsun. “Güveyinin elbisesi eski” demesinler. Postalları da yenilese iyi olur. Hoş postallar göze batmaz pek. İlla ki lacivert elbise! Postalları boyatsa da olur.

Ve gelir düğün günü. Bir yanda davul zurna, bir yanda saz söz. Herkes sevip, yardım ediyor çobana. Kimisi davul tutmuş, kimisi düğün aşını yapıyor. Kimi de, bir tokluyu boynuzundan çekip, bağlamış çobanın evinin önüne. Köylü bir can gibi olmuş çobanın düğününde. Herkes düğünün sahibi; herkes düğünün çağrılısı. Kimi halay çekiyor, kimi su dağıtıyor. Kimi de yer sofralarına çeki düzen veriyor. Güveyi derseniz çok mutlu. İçi içine sığmıyor. Nişanlısına kavuşacak bir yandan; köylünün dayanışması, yardımı kıvandırıyor bir yandan. Ha! Sığırları sabahın erinde vurmuş bayıra. Yayılıp duruyorlar. Başlarında da bir çocuk var. Bugünlük bakıyor. Yarından sonra geçecek yeniden sürünün başına. Bir yandan lacivert elbisesine bakıyor sık sık; öte yandan sığırları düşünüyor. “Allah vere bir aksilik olmasa. Elin ekinine girip, ziyan vermese hayvanlar. Vuruşup birbirini yaralamasa camışlar” diye geçiriyor içinden. Davullar da hızlı hızlı vuruyor bir yandan. Akşam yakın. Gelin, neredeyse getirilecek. Kız evinden, kızı almaya gitmiş kalabalık. Güveyin yanında yalnızca iki sağdıcı var. Uzaktan sürüyü teslim ettiği çocuk görünür. Nefes nefesedir. “Seyfettin emmilerin camışıyla, Sabri eminin camışı birbirine girdi. Kıran kırana düvüşüyorlar” der. Güvey ne yapacağını şaşırır. O, sağdıçlara bakar; sağdıçlar ona. Gelin geldi gelecek. Davulun sesi yaklaşıyor. sabri eminin camış gelir gözünün önüne. Elinde büyümüştür. Malaklığını bilir. Ya öteki, kıyamazsın bakmaya. Birinden biri yıkılacak alana. Davulu da, gelini de unutur bir anda. Bir koşu tutar yolu. Dövüş alanına ulaşır. Sağdıçlar da peşinde. Girer kavga eden camışların arasına. Camışlar dövüşe dövüşe bayırdan aşağı inmişlerdir. Çayıra ulaşıp, ikisi iki yana çekilmiştir. Yani dövüşün tam ölüm kalım anıdır. İki camış birbirinden yüz metre kadar uzaklıkta, ayaklarıyla otları kazıyor. Burunlarından alev fışkırıyor sanki.
Çoban iki camışın ortasına geçer. Her zaman yaptığı gibi kollarını açar iki yana. Açar ya, bu çoban eski çoban değil ki! Partal giysiler, yerini lacivert elbiseye bırakmıştır. Hergünkü giysiler nerde, lacivert elbise nerde? Bu giysilerle değil camışlar, kırk yıllık arkadaşı görse tanıyamaz çobanı.
Camışlar iyice eşinip kızdıktan sonra, hızla koşmaya başlarlar. Öyle bir hızlanırlar ki he hey! Çoban ortalarında. Kenardan durumu seyreden sağdıçlar heyecanlı. Camışlar vardı varacak. Hiçbir durma belirtisi yok. Hızları artıyor üstelik. Çoban kendinden emin. Hareketsiz duruyor. Her zamanki gibi, gelip bir metre yakınında duracaktır camışlar. Sonra biri bir tarafa; öteki öbür tarafa. Ama öyle olmuyor bu kez. Çobanın yeni elbisesini tanıyamıyor camışlar. Kokusunu alamıyorlar. Öyle bir vuruşuyorlar ki, aradaki çobanın kemik sesleri geliyor. Sonra kıpkızıl kana boyanıyor damat elbise.
Haber köye ulaştığında, gelin indirme havasını çalan davullar susuyor, zurnalar çalmaz oluyor. Ve olay halkımızın yaratıcı diliyle, “Kara camışları vurdum bayıra” türküsüne dil oluyor.

 

 

Etiketler
Paylaş:
"Türkülerimizin Hikayeleri" HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Bu konuya hiç yorum yapılmadı.
HEMEN YORUM YAP

img

BU HABERLER DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR!

Erzurum’da Türk Müziği Çalışmaları
Erzurum’da Türk Müziği Çalışmaları M.Zeki KURNUÇ 09.12.1954 Tarihinde kurulan ve...
Göç Göç Oldu Göçler Yola Düzüldi – ERZURUM
 Göç Göç Oldu Göçler Yola Düzüldi ERZURUM Göç Göç Oldu...